NE?
NE? NE? NE? NE?
NE? NE? NE? NE?
NE? NE? NE? NE?
NE? NE?
Görelilik kuramı, çağdaş fiziğin en önemli
kuramlarından biridir ve 20.Yüzyıl başlarında Albert Einstein tarafından
ortaya atılmıştır. Dilimizde, görelilikten başka bağıllık, görecelik ve
izafiyet gibi karşılıkları da bulunmaktadır. Genel olarak tüm bu sözcükler
"evrende hiçbir şeyin kesin ve mutlak olmadığını; kişiye ve zamana
göre değiştiğini" anlatmak için kullanılır. Görelilik kuramının özü
de bu tanımda yatmaktadır.
Işık ise Michelson-Morley deneyi
sonuçlarına göre böyle davranmamaktadır. Işık kaynağı ile gözlemcinin hızı
ne olursa olsun, ışığın hızında değişiklik gözlenmez. Bu, deneyi yapan bilim
adamlarınca bile beklenmeyen bir durumdu. Çünkü sesin hava aracılığıyla yayılması
gibi, ışığın da "esir" adı verilen gizemli bir ortam aracılığıyla
yayıldığı ve gözlemcinin hareketine bağımlı olduğu düşünülüyordu.
Elbette ki Michelson-Morley deneyini merak
ettiniz. Öyleyse bu deneyden biraz söz etmek yerinde olacaktır. Işığın da
ses gibi dalgalar halinde yayıldığının anlaşıldığı yıllarda, bilim adamları
ışığın boşlukta nasıl yayıldığını, boşluğun aslında boşluk olup olmadığını
araştırıyorlardı. Amerikalı fizikçiler Albert Michelson ile Edward Morley,
1887'de ışığın yayılma hızını belirlemek üzere çok duyarlı bir deney düzeneği
tasarladılar. Amaçları, ışığın hızının hareket yönüne bağımlılığını kanıtlamaktı.
Oysa sonuçlar tamamen farklı çıktı. Işığın hızı, yerkürenin dönüş hızından
ve yönünden etkilenmiyordu. Hem dönüş yönünde hem de aksi yönde aynı sonuç
elde ediliyordu: 300.000 km/sn (Tamı tamına 186.282 mil/saniye veya 299.792
km/saniye).
"Bir
ışık ışınına binmiş olsaydım, dünya bana nasıl görünürdü acaba ?"
Albert babasına
bu soruyu sorduğunda henüz 14 yaşındaydı. Yıllar sonra görelilik kuramını
ortaya atacak, bilimde bir devrimin öncüsü olacaktı. Adı Albert, soyadı Einstein
idi bu çocuğun.
Einstein, görelilik kuramını 10
yıl arayla iki bölüm halinde yayımladı. Bunlardan ilki 1905 yılında ortaya
attığı Özel görelilik kuramı, ikincisi ise 1915 yılında yayımladığı Genel
görelilik kuramıdır. Özel görelilik kuramı, düzgün doğrusal hareket yapan
sistemleri incelemiştir. Kuramın ikinci bölümünde ise, ilk çalışmalarının
kapsamını genişleterek kütleler arası çekim kuvvetlerini ele almıştır.
Görelilik
Kuramının Ortaya Çıkışı
Kuram
Hakkında
Newton'un hareket ve kütle çekim
yasalarını çürütüp, yerlerine yepyeni yasalar koyan görelilik kuramının sonuçlarını
günlük yaşamımızda algılayamayız. Fakat özellikle ışık hızına yakın hızlar
söz konusu olduğunda, kurama göre uzunluklar kısalır, saatler yavaşlar, kütle
artar.
19.Yüzyıl
sonlarında ışığın hızıyla ilgili Michelson-Morley deneyi, ışığın ses ve diğer
dalga olaylarının tersine göreceli olmadığını ortaya koydu. Saatte 100 km hızla
ilerleyen bir lokomotifin, iki istasyon arasında düdük çaldığını varsayalım.
Ses, öndeki ve arkadaki istasyonlara değişik hızlarla ulaşır (Öndekine ses hızından
saatte 100 km daha fazla, arkadakine saatte 100 km daha yavaş hızla). Oysa trendeki
insanlar için değişen bir şey yoktur; Ses ön ve arka uçlara normal hızıyla ve
aynı anda ulaşır (Çünkü trendeki insanlar, tıpkı ses gibi, trenle aynı hıza
sahiptirler. Halbuki öndeki ve arkadaki istasyondaki insanlar, trene göre hareketsizdirler).
Öyleyse sesin hızı gözlemcinin hızına bağlıdır. (görecelidir).
(Böyle düşünülmesi bir bakıma
normaldi. Sesin ve diğer dalgaların yayılması, ister katı, ister sıvı,isterse
de gaz olsun mutlaka bir madde aracılığıyla gerçekleşiyordu. Örneğin havası
boşaltılmış bir cam fanus içinde çalan saatin sesi duyulmuyordu. Çünkü sesi
iletecek madde atomları yoktu.
Işık
hızının limit hız olması, ışığın kaynağına göre hareket halinde olsun veya olmasın
tüm gözlemciler için aynı olması Einstein'ın kuramının temel önermelerinden
biridir. Kuramın diğer temel önermesi ise doğa yasalarının ivmesiz (sabit ivmeyle)
hareket eden tüm sistemler için aynı olmasıydı.
Bilimde her tür hesaplama ve ölçme, bir referans
sistemine (gözlem çerçevesi) göre yapılır. Bir arabanın hızından, bir kumaşın
boyunun ölçülmesinden, bir cismin ağırlığından bahsederken hep bir referans
sistemimiz vardır. Farkında olmasak da, bu sistem genel olarak birbirine dik
üç eksenden oluşmuştur. Bir şeyi ölçerken veya bir şeyin hızından söz ederken
hep sabit olduğunu varsaydığımız bu koordinat sistemini ele alırız (Bir arabanın
ya da bir kuşun hızını; sözgelimi bir ağaca veya bir binaya göre yaparız).
O halde her türlü ölçme ve hesaplama aslında görelidir. Görelilik kuramının
çıkış noktası da işte budur.
Özel
Görelilik Kuramı
1905'te
Einstein'ın ileri sürdüğü kuramlar, o zamana kadar tartışılmaksızın kabul edilen
Newton'un yasalarını temelinden sarsmıştır. Bugün bile Görelilik kuramını basitçe
açıklamak güçtür. Yine de onu tanımlamaya çalışmak mümkün olabilir:
Yukarıdaki
örnekte verilenler sabit ivmeli (ivmesiz) hareketlerdir. Dolayısıyla özel görelilik
kuramıyla açıklanır. Örneğin bu tip hareketlerde, gözlemciye göre nesnelerin
hareketleri yönünde uzunlukları kısalır, kütleleri artar (Bir topu ışık hızına
yakın bir hızla havaya fırlatırsak, hareket dışındaki bir gözlemci için top
bir tepsi gibi yassılaşırken, kütlesi büyük ölçüde artar. Hız kesildiğinde top,
önceki biçim ve kütlesine geri döner. Işık hızına ulaşıldığında boy sıfır, kütle
sonsuz olur. Kütle eyleme direnç olduğuna göre; sonsuz kütle hareketin sıfır
olması demektir ve dolayısıyla ışık hızına ulaşılamaz).
Bir
tren yolu, kara yoluna paralel olsun. Trenin hızını, trende oturan yolcuya,
ağacın altındaki çobana ve kara yolunda trenle aynı ve zıt yönde giden arabaların
sürücülerine sorsak ne tür yanıtlar alırız? Yanıtlar hepsi için farklıdır. İşin
ilginci bu yanıtların hepsi de doğrudur.
- Trendeki yolcu hızı sıfır olarak ölçer (tren
kendisine göre hareket etmemektedir).
- Ağaç altındaki çoban ise kendisine göre hız
ölçer (Varsayalım ki 70 km/saat).
- Trenle zıt önde 80 km/saat hızla yol alan
arabanın sürücüsüne göre tren 70+80=150 km/saat hızla gitmektedir.
- Trenle aynı yönde 80 km/saat hızla giden
sürücü ise trenin hızını 70-80=-10 km/saat olarak bulacaktır (yani ona göre
tren geriye doğru gitmektedir).
Bir diğer şaşırtıcı sonuç zamanın göreliliğidir.
Örneğin birbirine tam ayarlı iki saatten biri çok hızlı bir roketle uzaya
fırlatıldığında bu saat, yerdekine göre çok daha yavaş çalışacaktır (260.000
km/saniye hız için, yerdeki saatin yelkovanının iki tam dönüşüne karşılık,
roketteki saat tam bir dönüş yapacaktır. Oysa roketteki kişi bunun farkında
değildir. Ancak yeryüzüne döndüğünde, ikiz kardeşinin kendisinden çok daha
yaşlandığını görecektir.-Zamanın genişlemesi ve ikizler paradoksu).
Kuramın
bir diğer sonucu ve atom bombası nedeniyle en çok bilineni ise madde ve enerji
eşdeğerliliği ile ilgili olanıdır (E=mc²). Buna
göre küçük bir kütle büyük bir enerji demektir ve Güneş'in enerjisinin kaynağı
da budur. Einstein'ın ortaya koyduğu teori dört boyutlu bir uzay içermekteydi
(uzay ve zaman kavramlarını birleştirerek). Dolayısıyla evren anlayışımız temelden
sarsılıyordu.
Genç kalma olayı için çarpıcı bir örnek ikizler
paradoksudur.
Ahmet ve Mehmet ikiz kardeş olsunlar. Doğum günlerini
elbette aynı gün kutlamaktadırlar. 20. yaş günlerinin hemen sonrası Ahmet
bir uzay aracıyla 4 ışık yılı uzaktaki bir gezegene v=0.99c hızla götürülüp,
beklemeksizin geri getirilmiştir. Mehmet'e göre bu yolculuk 4+4=8 yıl sürmüştür.
Dönüş gününde Mehmet gibi Ahmet'inde 28 yaşında olması beklenmektedir.
Tablo
: Işık Hızına Bağlı Olarak Bir Uzay Gemisinin Uzunluğu, Kütlesi ve Zamanındaki
Değişimler
| Geminin
hızı (Işık hızının yüzdesi olarak) |
Geminin
uzunluğu (Metre) |
Geminin
kütlesi (Ton) |
Gemi saatinin dak. olarak süresi (Yer=60) |
| 0
|
100.0 |
100.0 |
60.00 |
| 10
|
99.50 |
100.50 |
59.52 |
| 20
|
97.98 |
102.10 |
58.70 |
| 30
|
95.39 |
104.83 |
57.20 |
| 40
|
91.65 |
109.11 |
55.00 |
| 50
|
86.60 |
115.47 |
52.10 |
| 60
|
80.00 |
125.00 |
48.00 |
| 70
|
71.41 |
140.03 |
42.75 |
| 80
|
60.00 |
166.67 |
36.00 |
| 90
|
43.59 |
229.42 |
26.18 |
| 95
|
31.22 |
320.26 |
18.71 |
| 99
|
14.11 |
708.88 |
8.53 |
| 99.9
|
4.47 |
2236.63 |
2.78 |
| 99.997
|
0.71 |
14142.00 |
1.17 |
| 100 |
Sıfır
|
Sonsuz |
Sıfır |
Genel
Görelilik Kuramı
Özel
görelilik kuramı düzgün hareket eden cisimler için geçerliydi. Einstein'ın 1915'te
ortaya attığı genel görelilik kuramı ise ivmeli hareketi de (yani birbirine
göre hızlanıp yavaşlayan) içeriyordu ve daha çok kütle çekim kuvvetleriyle ilgiliydi.
Ünlü astrofizikçi Sir Eddigton'a
genel görelilik kuramıyla ilgili olarak "Kuramı yalnızca üç kişinin anlayabildiği
söyleniyor, doğru mu?" diye sorulduğunda, bir an durakladığı ve "Üçüncü
kişiyi düşünüyordum" dediği anlatılır. Gerçekten yeni bir evren anlayışını
ileri sürerken; Einstein sadece Newton'un kütle çekim yasalarını temelinden
sarsmakla kalmıyor, evren bu yasayla yepyeni bir şekle bürünüyordu.
Einstein'a
göre, kütle çekim kuvvetleri, diğer kuvvetler gibi sıradan kuvvetler değildi
ve manyetik alan gibi uzayda ışık hızıyla yayılan bir alandı. Kütle çekim kuvveti
bir alan olarak kabul edildiğinde, uzayı da düz bir yüzey olarak değil, bir
eğrisel yüzey olarak kabul etmek gerekiyordu. Basit bir örnek olarak; havada
kendine göre düz bir rota üzerinde yolculuk eden bir uçak, aslında yeryüzünün
eğriliğinden dolayı eğri bir çizgi boyunca hareket etmektedir. Benzer şekilde
bir cismin kütlesel çekim alanındaki bütün cisimler eğri bir çizgi boyunca yol
alır. Bu alan içindeki iki noktayı birleştiren en kısa yol da bir doğru değil
bir eğridir.
Einstein,
genel görecelik kuramını deneysel olarak değil, daha çok akıl yürütmeyle geliştirmişti.
Kendi yazılarında bunu açık yüreklilikle belirtmiş ve haklı olup olmadığının,
güneş tutulması sırasında sınanabileceğini belirtmiştir. Gerçekten de 1919 mayısındaki
güneş tutulması sırasında Güneş'in arkasında kalan iki yıldızdan gelen ışıklar,
Güneş'in çekim alanından etkilenmişlerdi. Güneş'in arkasında kalmalarına rağmen
görülebiliyorlardı. Bir diğer sınama Merkür'ün yörüngesindeki sapmanın, bu kuram
ışığında doğru olarak hesaplanmasıyla yine olumlu sonuç verdi (Newton mekaniği
bu olayı tam olarak açıklayamıyordu).
Genel
görelilik kuramının bir sonucu da evrenin büyüklük olarak sonlu ama sınırsız
olmasıdır. Yine bu kurama göre evren sürekli olarak ya büyümekte, ya da küçülmektedir
(Sonraları yıldız kümeleri üzerinde yapılan gözlemlerle sürekli olarak büyüdüğü
kanıtlandı).
Özel
görelilik kuramı olarak bilinen ve ivmesiz (yani sabit ivmeli ya da düzgün doğrusal)
hareket için geçerli olan bu sonuçları şimdi maddeler halinde inceleyelim:
1.
Klasik mekanikte, m kütle v hız olmak üzere kinetik enerjiyi veren
E=1/2
mv²
eşitliği,
ancak ışık hızından çok küçük hızlar için doğrudur, yani yaklaşık değer verir.
Tam doğru formül: (m', hareket halindeki, m ise hareketsiz kütle, c ışık hızı)
olmak üzere,
E=m'c²
- mc²
şeklindedir.
2.
Hızlanan cisimlerin kütleleri hıza bağlı olarak:
m'=m/
[1-(v²/c²)]½
formülüne
göre değişir (m', hareket halindeki, m ise hareketsiz kütle). Eşitliği dikkatle
incelersek, bir cismin ışık hızına ulaşmasıyla kütlesinin sonsuz olduğunu görebiliriz.
3.
Bir (x', y', z') koordinat sistemi, (x,y,z)'ye göre v hızıyla x-yönünde gidiyorken,
gidilen boyutta;
L'=L
[1-(v²/c²)]½
(duran
gözlemciye göre) eşitliğine göre değişime uğrar. Yani duran bir gözlemci cismin
boyunun kısaldığını görür (L', hareket halindeki, L ise hareketsiz boy).
4.
Hareketli ve duran gözlem çerçevelerindeki gözlemcilerin ölçtükleri zaman aralıkları
da;
T'=T
[1-(v²/c²)]½
(hareketli
gözlemciye göre) eşitliğine göre değişmektedir (T', hareket halindeki, T ise
hareketsiz iken ölçülen zaman). Bu da hareketli bir sistemde zamanın daha yavaş
akması demektir. Yani duran bir gözlemciye göre hareket eden gözlemci genç kalmaktadır
(Ay'a gidip gelen astronotlarda bu ölçüm yapılmış, saniye mertebesinde genç
kaldıkları gözlenmiştir).
Peki
öyleyse ışık, Güneş ve diğer gök cisimlerinden Dünya'ya nasıl ulaşıyordu? Daha
açık bir şekilde sorulursa ışık bir madde miydi, yoksa bir enerji mi? Descartes
ve Newton, ışığın parçacık yani madde olduğunu ileri sürmüşlerdi. Boşluktan
geçişi bu şekilde açıklanabiliyordu. Oysa daha sonraki yıllarda ışığın dalga
özellikleri taşıdığı belirlenmişti. İşte Michelson-Morley deneyi bu şartlar
altında tasarlanmış; aslını söylemek gerekirse, esir adı verilen ve tüm evreni
kaplayan varlığının anlaşılacağı öngörülmüştü.)
Michelson
ve Morley deney düzeneklerinde hata yapmış olabileceklerini düşündüler. Fakat
gerek tekrarlan deneyler, gerekse sonraki yıllarda yapılan diğer deneyler bu
bulguları destekledi. Işığın boşluktaki ve havadaki hızı sabitti, bu hız aşılamaz
bir hızdı ve esir diye bir şey yoktu.
Oysa Ahmet'in saati Mehmet'e göre daha yavaş
çalışmış ve ancak:
T'=8X [1-0.99]½=8X0.14=1,1 yıl yaşlanmıştır.
Şimdi Ahmet biyolojik olarak da 21,1 yaşındadır. Yaş günleri artık aynı gün
değildir ve aralarında 6.9 yıl fark vardır.